Söyleşiler

  • Siyasi Tarihimizde Böyle Bir Direniş Yok!
    Siyasi Tarihimizde Böyle Bir Direniş Yok!

    - Çokça vurgulanan “gözüdönmüşlük”, “afyonlanmışlık” gibi vurguların ötesine geçtiğimizde sizce ne tür ayrıntılar, semboller vardı 15 Temmuz’daki darbe girişiminde?

    Öncelikle şunu tespit etmeliyiz; memleketimizde bütün darbeler halka, halkın temsil ettiği değerlere karşı yapıldı. Darbecilerin yaslandığı argüman da malumunuz Aydınlanma oldu. Oligarklar aydınlanmış kişilerdi halk da cahildi. Bu güruh hızla aydınlatılıp yurttaş seviyesine çıkarılmalıydı. Modernleşme tarihimiz boyunca bu yarılma hep süregeldi. Halkın temsil ettiği değerler nefret edilesiydi: örümcek kafalılık, gericilik, cahillik, kabalık...

    15 Temmuz’da darbeciler açısından öne çıkan ayrıntılar, ilk kez halka karşı silah ve top atışları yapılmasıydı. Darbeye silahlı kuvvetler topyekun katılmamıştı. Askerle organik bağları olan bir örgüt darbeye kalkışmıştı. Cumhurbaşkanına yönelik nefret darbenin önemli motivasyonuydu. Ona yönelik nefretin kaynağı halkla lider arasında yaşanan bütünleşmeydi. Cumhurbaşkanı halkın sahip olduğu değerlerin simgesi haline gelmişti. O ortadan kaldırıldığında darbe amacına ulaşmış olacaktı. Darbeciler sistemi yeniden oligarklara iade edecek, halk da saf dışı olacaktı.

    Halk açısından baktığımızda önemli ayrıntı sokağa çıkmak ve direnmek oldu. Bizim siyasi tarihimizde böyle bir direniş yok. Sonraki günlerde meydanlarda süren direniş nöbetlerinde halk arasındaki kamplaşma erimeye başladı; insanlar birbirlerini yeniden tanımaya başladılar. İnsanlar arasındaki bu kaynaşma elbette siyasete de yansıdı. Şimdi önemli olan bu kaynaşmanın sürdürülebilir olması.

     

    - Halkın böyle bir tepki göstermesi, bu kadar hızlı, düzenli ve kararlı bir şekilde direnmesi, tahminleri aşan bir durum muydu sizce de?

     

    Kesinlikle öyle. Dediğim gibi böylesi bir direniş siyasi tarihimizde yok. Halkın direnmek için hızla sokaklara akmasının önemli nedenlerinden birisi liderle aralarındaki bütünleşmedir. Çünkü halk iradesini Meclis’e teslim etmişti. Darbeciler bu emaneti çalmaya çalıştı. Halk da ilk kez direndi, emanetini geri alıp layık olduğu yere iade etti. Zaten insanların yapabileceği bundan ibarettir. Bundan sonrası siyasete aittir.

    Sürekli olarak darbe üreten bir yapı var. Siyaset hızla bu yapıya yönelik reformlara girişmelidir. Yoksa çok geçmeden yenilerini yaşayabiliriz. Nedense siyaset demokratikleşme konusunda adım atmak bakımından her zaman ayaklarını sürümüştür. Belki de oligarşi buna izin vermiyordur. O zaman yapılması gereken oligarşiyi dağıtmaktır.

    Bir de daha önceki darbelerde asılan, zindanlara atılan liderlere karşı yaşanan bilinçdışı suçluluk da bu sokağa çıkma kararında etkili oldu sanırım.

     

    - Direnişin kısmen farklı insanî unsurları, bileşenleri olmakla birlikte, müslümanlık içinde toplanan değerler kümesinin halkın bünyesinde umulandan daha fazla maya tuttuğu söylenebilir mi?

     

    Söylediğiniz sadece direniş için sokağa çıkan insanlar için değil, genel olarak böyle bir toplumuz zaten. Ama halkımız yaklaşık birbuçuk asırdır bu maya yüzünden kargışlanmaktadır. Devletle arasında yaşanan yarılma nedeniyle karşılıklı bir güvensizlik söz konusu. Dedelerimiz en basit bir devlet dairesine gittiğinde ellerini, şapkasını nereye koyacağınızı bilemezdi. Şimdi biliyor; işte bu bilme yeni darbenin önemli bir nedenidir.

    Türkiye toplumu için tek ve vazgeçilmez ortak payda İslam’dır. Hep böyle oldu. İşte oligarklar sürekli olarak bu ortak paydayı dağıtma, halkın referans noktasını kaydırma derdinde oldular. Hac ve Kur’an eğitimi yasaklandı, ezan Türkçeleştirildi, direnenler hapsedildi, idam edildi. Bunlar daha dün gibi yaşandı. Bunlara rağmen İslami değerler sonraki nesilleri de mayalamaya devam etti.

     

    - Küçümseyenler, sulandıranlar hatta “tiyatro” diye nitelendirenler de oldu yaşananları. Özellikle sol / Kemalist çevreler açısından bakıldığında nasıl bir hâlet-i ruhiye dolaşımdaydı?

     

    Bu beklenen bir yaklaşımdı. Bir yarılmadan söz ediyoruz; bu yarılmanın iki tarafı var. Herkes bağlı olduğu inanç sistemine uygun davranıyor. Onlar hiçbir zaman sözünü ettiğimiz bu geniş kesimle, onların değerleriyle temas etmedi zaten. Çünkü karşılarında ham yobaz, kaba softa, cahil bir güruh vardı; yani bir türlü aydınlatamadıkları bir kesim. Bütün bu yaşananlara ne desinler ki; elbette hafifseyecek, değersizleştirecek, dalga geçeceklerdi. Oysa onların görmediği şey, halkın onlarla dalgasını geçip durduğuydu.

    Hep bir azınlıktılar, ama devletin tapusunu elinde bulunduran bir azınlıktı bu. Elde ettikleri her şeyi devlet sayesinde elde etmişlerdi. Şimdi kavga tapu kavgası, devletin ellerinden çıktığını düşünüyorlar, bu da onları fütursuzlaştırıyor. Çünkü geleceklerinin ellerinden alındığını düşünüyorlar, bir daha devlet sanatçısı olamayacaklarından, eserlerini devlete satamayacaklarından, devlet kaynaklarından, sübvansiyonlarından nemalanamayacaklarından korkuyorlar. Onların, devletin desteğinin olmadığı bir gelecekleri olamaz.

     

    - Bir insan, bir müslüman, bir sanatçı olarak gündelik hayatınızda, topluma ve insana bakışınızda yeni pencereler açtı mı bu direniş?

     

    Elbette! Halkı ilk kez barikatlarda görmek beni müthiş heyecanlandırdı. İlk günden bugüne olabildiğince katıldım eylemlere. Bundan sonra halkın siyaset üzerinde baskısının artacağını düşünüyorum. Emaneti alıp Meclis’e gittikten sonra halkın katılımını engelleyen bir siyasi yapımız var. Şimdi siyaset bu katılım kanallarını açmalı, işler hale getirmelidir. Yani halka yabancılaşmamalıdır.

    Bu illegal örgüt teşhis edileli yıllar oluyor, ne yapıldı? Neden Cumhurbaşkanı bu mücadelede yapayalnız bırakıldı? Bunca gözaltına rağmen, örgüt elemanlarına kamu kuruluşlarının kapılarını açan siyasilerden hiç kimse gözaltına alınmadı? Örgüt elemanlarının ellerini kollarını sallayarak geçip gittiği gedikler var siyasi yapıda, bu gedikler sadece güvenlik soruşturmalarıyla kapatılamaz. Devlet şeffaflaşmalı, halka hesap vereceğini bir an unutmamalıdır. Hatta bu hesabın anbean olabilmesi için katılım kanalları hızla açılmalıdır.

    Şimdi bürokrasi yeniden yapılandırılacak gibi görünüyor. Umarız beyaz bir sayfa açılır ve bu sorular hep askıda kalır. Çünkü halk yeni bir avans verdi, umulur ki siyaset bu avansı güzelce değerlendirir.

     

    Gerçek Edebiyatçılar Yarayı Sırtlanır ve Yeni Bir Edebiyata Öncülük Eder

     

     

    - Siz yeniliği ve özgünlüğü daima önemsemekle birlikte edebiyatın, sanatın güncel, sosyal, siyasal gelişmelere de duyarlı olması gerektiğini vurgulayan bir yazarsınız. Bu konuda bir aymaya, uyanmaya, ayak değiştirmeye tanıklık eder miyiz bundan sonra?

     

    Galiba ben biraz karamsar biriyim. Geçmişteki yaşananlara ve bunların sanata/edebiyata yansımasına, daha doğrusu yeterince ynasımamasına bakınca karamsarlığımı haklı buluyorum.

    Toplumsal ve bireysel acıların edebiyata yeterince yansımamasının birçok nedeni var. Bunları yeri geldikçe yazmaya çalıştım. Bu yansımayışta en önemli neden yaşanan toplumsal şokların bilinen dilsel uzlaşımları paramparça ettiğidir. Bir daha bunlar yaşanmamış gibi davranamazsınız. Sanat/edebiyat yaşanan şokların açtığı yarayı sırtlanmak zorundadır. Ancak bu büyük ve yeni dilsel uzlaşımlarla mümkündür.

    15 Temmuz’dan sonra şiir yazılamaz, değil mi? Bence yazılamaz. Ama yazılmalı. İşte sorun bu yazılamaz ile yazılmalı arasındaki gerilimde yatmaktadır. Ancak gerçek edebiyatçılar, büyük sanatçılar sırtlandıkları yarayla bu gerilimi aşar, yeni bir dil kurar ve yepyeni bir sanat/edebiyat hamlesine öncülük eder.

    Şimdi darbelerin sanat/edebiyatımıza yeterince yansımadığını söylüyoruz. Kötümserim ya, muhtemelen torunlarımız da bu dönemi değerlendirirken dedelerinin 15 Temmuz’u yeterince eserlerine taşımadıkları şeklinde bir tespitte bulunacaklardır.

     

    - Edebiyatımız, özellikle de müslümanların mahallesindeki edebiyat; algıları, refleksleri, temsilcileri açısından bu tür gelişmeleri karşılayabilecek, anlamlandırabilecek, görüp yansıtabilecek bir istek ve kabiliyete neden sahip değil? Temel sorun nedir, neydi?

     

    Kısmen az önce değindim. Müslümanlar açısından bakınca başka temel sorunlar var. Müslüman cemaatlerin sanat/edebiyat konusunda kafası çok karışık. Heykelden müziğe, sinemadan tiyatroya birçok alan sadece fıkhın argümanlarıyla değerlendirildiği için helal-haram arasına sıkışıp kaldı. Oysa tartışma sanatın/edebiyatın argümanlarıyla ve onun diliyle yapılmalıdır. Mesela temsil, taklit, teşbih, kurmaca, gerçeklik, fantastik... Bu kavramların neye tekabül ettiğini bilmeden meseleyi sadece fıkhın içine çekmek tartışmayı kadükleştiriyor hatta imkânsız hale getiriyor. Oysa tarihimiz bu konuda bize oldukça zengin bir birikim sunuyor. Hicri ikiyüzlerde Arap dilcilerin yaptığı dil, felsefecilerin güzel, güzellik, kelamcıların hüsn ve kubh tartışmaları filan bugün yaşadığımız sıkışmada bize yardımcı olabilir. Batı’dan kavram devşirmektense bize ait kavramlarla bir kuram ortaya koyabiliriz diye düşünüyorum.

     

    - Öykü türünde de bir silkinme, bir canlanma olur mu acaba? Hayat, farklı çehreler ve ayrıntılar eşliğinde yüzlerce, binlerce hikâye sunuverdi birden.

     

    Ben ayağa kalkışların ya da çöküşlerin topluca olduğuna inananlardanım. Mesela şiir, roman, sinema, müzik vb. türlerde bir silkinme olursa öyküde de olur. Türkiye’nin kaderi ümmetten bağımsız olamaz. Ümmetin hali ortada. Tamam Türkiye’de bir silkinme oldu, umutlandık, sevindik, geleceğe dair inançlarımız tazelendi. Ama Suriye, Irak... koca bir coğrafya hâlâ bombalar altında yok ediliyor. Yarın meydanlardan eve döndüğümüzde bunlarla yeniden karşılaşacağız.

    Ne yapacağız?
    Şimdiye kadar yaptıklarımız ortada?
    Başka ne gelir elimizden?
    Bu yaşananlar, şapkayı önümüze koyup yeniden düşünmek için bir fırsat olur inşallah.

     

    - Direnişte gençlerin ve kadınların da çok önemli roller üstlendiğini gördük. Genç öykücülere, en azından içerik, izlek, yöneliş açısından bu noktada neler söylemek lazım? Yoksa onlar kendi yollarını ve anlatılarını bulacaklar mıdır?

     

    Nasihat genellikle kâr etmez. Her kuşak kendi kaderini kendisi yaşar ve bu yüzden bir önceki kuşak sürekli olarak gençlerin söz dinlemediğinden şikayet eder. Burada sorun genellikle önceki kuşaklardadır. Çünkü dünyayı hâlâ kendi gençliklerindeki bir dünya gibi düşünürler, tasavvurları, yargıları o zamana aittir ve o noktada kalarak gençliğine seslenirler. Oysa dünya çoktan değişmiştir ve bu değişim baş döndürücü bir şekilde hızlanmıştır. Gençler bu yeni dünyayı kavrama derdindedirler. Genç oldukları için de yaşadıkları duyguları, düşünceleri ait oldukları yere oturtmak konusunda acemilik çekmektedirler. Onlara zaman tanımak lazım. Kırk yaşına, kemal yaşına geldiklerinde bu yeni dünyanın hallerini layıkıyla terennüm ettiklerini göreceğiz inşallah.

     

    Temmuz Dergisi, Ağustos 2016.