Öyküler

  • Muntazar
    Muntazar

     

    Bürodan erken çıkmıştım. İçimde tuhaf, nedensiz bir sıkıntı. Böyle anlarda hep bir şeyler olurdu; hayra yormaya çalıştım. Sekretere yürüyüşe çıktığımı söyledim, dönmeyecektim, arayan olursa bir şeyler uydur dedim.

    Daha kapıdan adımımı atar atmaz, nerede yaşadığımı hatırladım. Bıraktığım nottan utanç duydum. Bir batılı gibi.. sanki hayatımda yürüyüşler varmış gibi.. sanki yürünecek yollar varmış gibi…

    Nerede yaşadığımı hatırladım ve hemen saçak altlarına sığınarak, hiç olmazsa bir yanımı duvarlara vererek, güvenli caddeleri bir bir belleğimin karanlıklarından çıkararak yola koyuldum.

    Evimin yolundaydım işte; başka nereye gidebilirdim ki!

    Ara ara silah sesleri, ambulans sirenleri, hiç kesilmeyen; belleğim bir de çığlıkları, yakarışları, ağlamaları ekledi. Belleğim vakitli vakitsiz, nedenli nedensiz muhayyilemi kışkırtıyordu. Hatıralar, hayaller…

    Başka nereye sığınabilirdim ki!

    Kendi ülkemde bir muhacir gibi hatıraları hep sırtımda taşıyordum; atamadığım, kurtulamadığım bir yük. Topraklarımızdan kopartıldıkça hatıraların yükü biraz daha ağırlaşıyordu; belki de bu hayata böyle tahammül edebiliyordum.

    Bilemiyorum!

    Nedense hep çocukluğuma dair hatıralar nedensizce, beklenmedik zamanlarda, uyudukları kuytulardan çıkıp geliyorlardı:

    Hep babamla yan yana:

    Bir kale/

    Çoğunlukla camiden çıkarken/

    Minik ellerim, güvenli avuçlarında kayboluyordu/

    Eve dönerken, fırının önü, sıcak ekmeğin kepek, buğday karışımı buğusu/

    Annem, kardeşlerim/

    Kahvaltı için sofra çoktan hazırdır/

    Bir bayram sabahı mı; Ramazan ayının ilk sabah namazı mı?

    Ekmeğin buğusu barut kokusuna dönüşüyor; aldanıyorum.

    Saçak altlarında olmayı gözetiyorum; bir yanımı duvarlara.. bir kale.. bir yanım hep tehlikelere açık.

    Bir bilinç yarılması!

    Hep buradaydım, bu sokaklarda, bu mahallede, bu şehirde.

    Şimdi zamandışı biriyim; gibiyim; buradayım; ama; sanki; zaman ve mekân; ben; neredeyim?

    Babam?

    Annem?

    Kardeşlerim?

    Geçmişin zamansız kokuları…

     

    Basın toplantısının yapılacağı Yeşil Bölge’ye doğru yürüyorum. Uykumu alamamışım; akredite edildiğimi öğrendiğimden beri bir tuhaflık, bir sevinç belki. Ne zamandır erken uyanmamıştım; ne zamandır en yakın fırından taze ekmek alıp ailece, gün doğmak üzereyken, kuş seslerini duya duya kahvaltı etmemiştik. Bir bayram sabahı sanki. Çocukların bin nazla kalkışı; hanımın söylenmeleri. Ara ara kuş seslerine karışan silah sesleri, sirenler.

    Basın toplantısında ne soracaktım? Kendimi göstermeliydim. Çalıştığım televizyonun bana olan güvenini boşa çıkarmamalıydım. Az uğraşmamışlar akreditasyon için.

    Yine birbirine giren sesler!

    Yıkılan, henüz onarılamayan binalar.

    Kamyonetlerin saldığı korku.

    Bir araya gelemeyen insanlar.

    Televizyonların karlı görüntüleri, radyoların cızırtılı sesleri arasında korkarak dinlenen haberler.

    Yürüyorum; içimde bir sevinç, bir uçarılık, hatta bir umut.. çoktandır unuttuğum; unuttuğumuz; unutturulan. Kendi zehrimle zehirlendiğim karanlık zamanlar.

    Ben Muntazar, diyorum; şöyle bir omuzlarımı kaldırıyorum; dedemin bana bu adı verirken yeşerttiği, diri tuttuğu umut.

    Beklenen ben miydim?

    Dedemin ektiği tohumlar; Zeydîliğim; Köle Zeyd; İmam Zeyd; ey dedem!

    Namazda iki yanına bırakıverdiği ellerinde gözlediğim öfkesi.. yumruk...

    Ceplerimde kenetlenmiş ellerimi, ben de dedem gibi iki yana salıveriyorum.. omuzlarımdan başlayarak kaametimi düzeltiyorum; salât; yetimler; kadınlar, çocuklar, birbirine giren sesler…

    Zamanın dışındayım; şimdi; şu ân; zaman durmalı;

    Dedem/

    Babam/

    Köle Zeyd/

    İmam Zeyd/

    Mehdi Muntazar/

    Bana yüklenen; benden beklenen her ne varsa şimdiye taşımalıyım; zamanın içine.

    Şimdi salondayım; zamanın içindeyim; alabildiğine somut; alabildiğine gerçek.

    Dedemin ektiği tohumlar; babamın benden beklentileri; sorumluluğum; unuttuğum; unuttuğumuz; unutturulan umutlarım; şehitler; yetimler; can korkusu; mallarımız; iffetlerimiz; aziz olan her ne varsa; hepsi; şimdi; burada; yan yana; benimle birlikte; bende; Ben Muntazar!

    Kavganın, savaşın diriltici yanı.. Bir zamanlar kendisine bağladığımız bütün umutları boşa çıkaran halk.. sessiz yığınlar.. şimdi sokak sokak, hane hane direnen; onlar mıydı; onlar değil miydi? Üniversite yıllarında, hücre evlerinde, arkadaşlarımızla hep erteleyedurduğumuz umutlar; güzel günler hayali şimdi doğmayacaksa ne zaman doğacak?

    Hayatımı değiştirmek için; hayatı değiştirmek için bir adım atmam yeterliydi. Şimdi, hemen, her şey altüst oluverecek ve yeniden o sükûnet günleri; seslerin birbirine girmediği günler geri gelecek gibiydi. Zamanı şimdide dondurabilirdim; zamanı şimdiye; her şeyi bu âna taşıyabilirdim.

    Kendimi gittikçe güçlenmiş hissediyordum.

    Her şey ellerimdeydi; namazdaki gibi iki yana bırakılıvermiş; öfkenin somutlaştığı ellerimde. Uzansam; tanımsız bir gücün, kuvvetin somutlaştığı ellerimi uzatsam sanki yapabilirdim. Yapabilirdim ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmazdı, olamazdı, olmayacaktı, olamayacaktı. Umut dolu; hemen yarın sabah her şeyin birden düzeltilebileceğine dair bir haber duymalıydı halkım ya da onların inanabileceği; avunabileceği bir yazı yazabilmeliydim; yoksa kalem, elimde gittikçe kuruyor, tükeniyordu, ülkem gibi.

      Olmazsa, yapamazsam; ne dedemin ektiği tohumlar ne babamın güvenli elleriyle büyüttüğü umut ne de gençliğimin ertelenen hayalleri.. hepsi sönüp gidecekti. Her şey unutulacaktı. Bağdat bile.

    Ey Dedeciğim/

    Ey Babacığım/

    Ey Anneciğim/

    Ey Halkım/

    Ey Bağdat beni unutma.

     

    İçimde uğultular, sesler ve umut; Irak kentlerinden birinde, bombalanmış bir meydanın hengâmesi gibi dönüp dururken geçip yerime oturdum. Kürsüde iki adam... Konuşmaları izlemeye ve bir soru yakalamaya çalışıyorum… Sanki sorulacak bir şey kalmış gibi… Neden buradayım? Akredite edilmişim; bununla gurur mu duymalıyım… Karşımdaki iki adam konuşuyor. Cümleler bomboş… Aslında durum bu konuşmalarla örtülemeyecek kadar açık… Derken o cümle: Bu benim Irak halkına veda öpücüğüm. Beynimde bir bomba patlamış; ruhumda bir deprem, dünya boydan boya çatırdıyormuş gibi… Bu nasıl bir laf: Bu benim Irak halkına veda öpücüğüm.

    Irak halkı!

    Veda öyle mi!

    Bir de öpücük!...

    Sen!

    Küstah!

    Boğulacak gibiyim…

     

    Ben Muntazar!

    Bir veda öpücüğüymüş…

    Zalim…

    Zalimler…

    Umuttan söz etmenin bir yolunu bulmalıydım; bunca acı içinde; umutsuzluk, karanlık artık içimizdeyken.. bir yolu olmalıydı! Muhayyilem; insanların yaşadığı tüm umutsuzlukları; acıları; sokaklarda, bina diplerinde güvensizce, korkarak ihtiyaçlarını karşılamak için koşuşan insanların bakışlarındaki tedirginliği.. hepsini alıp tedirginliklerime katıyordu.

    Önce kalemim geldi aklıma; vınlayıp boşa gidebilirdi.

    Sonra not defterim; havada savrulan beyaz kâğıtlar; konfeti gibi; hedefi bulmayabilirdi; yok istediğim bu değildi.

    Bir utanç… Bir kara leke… Ömrünce alnında taşıyacağı; bir utanç, bir kara leke çalmalıydım alnına.

    Gözlüklerim; henüz yeni yaptırdığım; çerçevesiz, hafifçecik; takmaktan keyif aldığım.

    Cebimde bir taş olsaydı; bir çakıl taşı bile olabilirdi; Ebabil; Davut…

    İnsanların kendi kanlarında boğuldukları geldi aklıma; sonra çalıştığım televizyon; işim; Kahire…

    Kahire…

    Kahire’den ikinci el pazarından aldığım ayakkabılar…

    Zihnimde birden bire çakıveren bir şimşek…

    Anılar, yıkılan devasa bir heykeli terlikleriyle, ayakkabılarıyla pataklayanlar…

    Bir kara leke…

    Bir utanç…

    Alnında ömrünce; bir utanç; bir kara leke.

    Şehitler, yetimler adına bir veda öpücüğü.